‘Fotoğraf nedir?’ diye klişe bir sözle başlamak istedim nedense. Bu soruya tam yanıt vermek mümkün değildir aslında. Hayatımızı kesitler halinde elimize veren şablonlara fotoğraf deriz biz; en azından benim tanımım böyle olur. Hani ağızlarda dolanan çok yaygın bir söz vardır ‘söz uçar yazı kalır’ diye. Ben bu söze karşı hep kendimi yakın hissetmişimdir. Söylenen sözlerin ömrü kısadır uzatmak için bir kaleme ihtiyaç vardır. Peki koskocaman bir hayata sahibiz. Deli dolu yaşıyoruz. Bu yaşadığımız günlerden hangisini baştan sona hatırlıyoruz. Çok sevdiğim fotoğraf üstadımın bir sözü vardır ‘beyin nankördür’. Aynen öyle beyin nankördür. Benim en mutlu günüm? En çıkmazda kaldığım gün? Hayattan vazgeçmek istediğim gün? İşte ben bunun için yaşıyorum ve yaşamalıyım dediğim gün, saat, dakika hatta saniye? Bu sorulara kaçımız net cevap verebiliyoruz? Belki de bundandır fotoğrafa düşkünlüğümüz… Ha şöyle bir fotoğraf çek, yaaa bi de şöyle olsun, dur dur ben yan bakayım sen öyle çek, ya da ben sana bakmayayım sen çek, doğal olsun. Eminim hepimiz bu sözleri bir fotoğraf makinesine karşı söylemişizdir. Ve böylece beynimizin ihanetine uğramayan anlar elimize sunulmuş oluyor; renkli, parlak parlak paketler içerisinde hayatımız hediye ediliyor bize…
Objektifime takılan gülüşler, umutlar, kaygılar. Bazen kaybedilen umutlar ölümsüzleşir objektifimde; bazen kaybolan yılların en güzel gülüşleri. İnsanın duygularını, duruşunu bir ‘şipşaktan’ daha hızlı ne değiştirebilir? Hep aynı sahte gülüş mü çerçevelerde yer bulmuş kareler. Hiç fotoğrafa baktığımızda yüreğimizin en ücra köşelerinde de olsa bir sıcaklık hissetmiyor muyuz? Yıllardır biriken sevgiler bir karede tüm insanlığa armağan edilmiyor mu? Flaş insanın gerçek yüzünü hiç mi yansıtmıyor bir fotoğraf karesine. Tüm fotoğraflardakiler bize benzeyen ama biz olamayan kişiler mi? Siz inanabiliyor musunuz böyle bir şeye? Fotoğraf bizdendir, bizim bir kesitimizdir. Bazen kini, nefreti, hırsı bazen de durgunluğu, doğallığı, saflığı paylaşmıyor mu? Bir fotoğraf ne çok anlatıyor bizi…
İnsanın yaşamı için hava nasıl gerekli ise fotoğrafın can bulabilmesi için de ‘ışık’ gereklidir. Kelime Yunanca ışık anlamına gelen "photos" ve yazı anlamına gelen "graphes" kelimelerinden oluşmaktadır. Yani ışıkla yazmak anlamına gelmektedir. Daha edebi bir tat almak için ‘ışığın çizgisi’ ya da ‘ışığın izi’ de diyebiliriz. Aslında fotoğraf bize görmek ile bakmak arasındaki farkı çok iyi bir şekilde anlatıyor. Her insan bakar ama o bakan insanlardan öyleleri vardır ki görmesini bilir. Bakıp da göremeyenlerin gördüklerini kareler halinde önümüze serpiştirirler. Şöyle bir tarif olabilir mi acaba “bir martı bir çocuk hım yok olmadı sarılan çiftler hım buda çok klasik oldu, o zaman bir yaşlı amca çalışırken çekelim” sanırım işin en zor kısmı bu işte, fotoğrafın zorluğu da burada başlıyor. Hayattın içinde hissettiğimiz duyguları bir dikdörtgen içine sığdırmak. Ama tabi şu da var ki o dikdörtgeni oluştururken biz yalnızdık ve o fotoğrafa bakanlar da fotoğrafı çekerken yanımızda olmadığı halde o duyguyu alabilmeli. Demek ki işin zor kısmı buymuş ama yinede her şeye rağmen zevkli…
Makinemizi elimize alınca, sanki sihirli bir değnek bize değmiş gibi dünyayı, onda olup biten hayatı keşfetmeye çıkarız. Keşfettiğimiz her anı ise ölümsüzleştirmek en büyük amacımızdır. Ve biz bu amacımızı ancak elimize verilen sihirli değneğimizle gerçekleştirebiliriz, ölümsüzlük iksiri bulunmadıkça.J Aslında fotoğrafı çeken her ne kadar karenin dışında gibi düşünülse de fotoğrafçı da o karenin içindedir. Bazen çekerken bir başkasının gözünde can buluruz. Neden bir fotoğrafa bakıldığında herkes farklı yorumlar yapma gereği duyar? Ya da neden özellikle fotoğrafçının yorumu alınır? İşte tüm mesele burada kopuyor. Fotoğraf burada ikiye bölünüyor. Bir yanda o dikdörtgene aktarılan yaşam diğer tarafta fotoğrafçının o yaşama anlam katması. Fotoğrafçı çektiği her karede biraz da kendini anlatır. Bizden yansıyanların bütünleşmesidir zamanda ölümsüzleşen. Hiçbir söze gerek kalmadan anlatırız; çektiğimiz fotoğraflarla anlatmak istediklerimizi.
Yani fotoğraf bir dildir. Ben bu dili yedinci sınıfta öğrendim. Aslında şöyle düzeltebiliriz. Bana bu dilin dersleri yedinci sınıfta verilmeye başlandı. Fotoğraf çekmeyi öğretirken aslında bana çok şey öğretildi. Bakmakla görmenin aynı şey olmadığı, deklanşöre basıldığında fotoğraf makinesinde gördüğün her karenin fotoğraf olmadığı, fotoğrafa nasıl hayat verildiği, fotoğrafın ölümsüzleştirilmesi. Ben fotoğraf çekmeyi öğreniyorum derken sözlere dökülmeyen daha büyük bir şey öğrenmişim aslında. ‘Hayatı Yaşamayı’. ‘Yaşam içerisinde yaşamayı öğrenmek' İşte benim sihirli kutumla ilk merhabalaşmam bundan beş sene öncesine dayanıyor. Hayatı onunla daha bir sever oldum. O gün bugündür ben de ‘ışıksız’ yaşayamaz oldum. Herkesin ışığı daim olsun….
Aylin KUTLU
21.06.11
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder