27 Şubat 2012 Pazartesi

AŞKIN HÜKÜMDARLIĞı

   Kalbim bu sefer farklı notalara dokunuyor. Her nota öyle anlamlı öyle tat veriyor ki; hiç bitmesin istiyorum bu şarkı. Hiç sonlanmasın. Öyle bir ritm ki vücudumun her bir noktasına canlılık üflüyor. Konuşmak istiyorum haykırmak istiyorum ama adeta bir yasakmış gibi içimde saklıyorum. Gönlümün en ücra köşesinde kendi krallığında…
   Adlandıramıyorum hislerimi, yükleyemiyorum kelimelere duygularımı. Yapabildiğim tek şey deli gibi sevdiğimi nefes alamayana kadar bağırmak.
   Tanımıyorum, bilmiyorum bu ilahi melodiyi, kalbimde gümbür gümbür atan bu ritmi. Başka hiçbir duyguyla kıyaslanamayacak kadar heyecan verici ve bir o kadar tehlikeli. Kendimi tanımıyorum; olmaz dediklerim, yapamam bunu dediklerim yok. Bir bir yıkıldılar. Öyle sıcak bir duygu ki kural tanımıyor. Kendi düzenini oluşturuyor, sana söz hakkı vermiyor. Önünde iki seçenek var ya onlasın ya adını dair anmayacaksın. Biliyorum canım çok yanacak ama kalbim bir başka atıyor bu sefer, ya kalbimdeki kelebeğe yaşam hakkı sunacağım ya da yaşamını elinden alacağım…
   Herkesin bir hakkı vardır ben o hakkı tanıyacağım, alacağım yaraları göre göre. Çünkü ben ilk defa sevmenin ötesinde bir duyguyla karşı karşıyayım. Nerdesin diye sorma! Biliyorsun yerimi, adresimi…
                                               AŞKIN HÜKÜMDARLIĞINDAYIM…

                                                                                                                                                                                                                                                                                        25.11.2010

Sana içimi dökebilir miyim?

     Sahil kıyısında küçük bir kafede oturuyorum. Bakışlarım yoldan geçenleri, yan masalarda oturan insanları inceliyor iğneden ipliğe…
    
     Beni asıl ilgilendiren denizin dibinde köşeye çekilmiş gazetesini okuyan genç… Uzunca bir süredir onu inceliyorum. Bugünkü gazeteyi okuyor. Tabii ben daha önceden okudum. O sayfaları çevirdikçe haberler gözümün önüne geliyor. İlk okuduğu şeye göre onun hayat standardını, gördüğü eğitimi, dünya görüşünü, hatta bir dereceye kadar, ruhsal durumunu bile anlarım. Kimi önce yeni haberleri, kimi film eleştirilerini, kimi de intihar haberlerini okur.
    
     Bunlardan, eğer yapabilirseniz ilginç sonuçlar çıkarmak mümkündür. Anlayanların önünde, gazete okuyucuları açık bir kitap gibidir.
    
     Dinleyenlerinin yanında insanlar da anahtarları elinizde olan kilitli bir sandık gibidir. Söylediklerinizle yönetirsiniz insanları. Veyahut dinlediğiniz kadarını öğrenirsiniz. Bunun ikinci adımı ise anlattığınız kadarını karşıdan alırsınız.
  
     ‘Sevdiğiniz kadar sevilir; değer verdiğiniz kadar değer görürsünüz’ Can Yücel’in dediği gibi…

     Küçük bir kız çocuğuydum tanıştığımda; alt tarafı gözleri parlak ve dolu dolu olan bir çocuktu. Etkileyiciydi konuşmalar, davranışlar. İlgiyi kendi üzerinde rahatça topluyordu. Bir çocuk için fazlasıyla iddialıydı. Bir zaman sonra hayatıma direk giriş yaptı. Yeni bir dönem, labirent atlamıştım ve hayat biraz daha zorlaşmıştı benim için.

      Alışkanlıkların etkisinden kurtulmak, daha akıllıca düşünme zamanıydı. O küçük kız o çocukla büyüdü. Zaman onu değiştirdi tek değişmeyen çocuğa karşı duyduğu derinlemesine olan sevgi.

     Ayrı yollar yerine aynı yolu kullandılar yan yana. Vazgeçmediler yollarına devam ettiler. Yol uzuyor. Virajlar yerine bildikleri yoldan dümdüz devam ediyorlar…

     Yolları yine o kafeye düştü. Ve şimdi karşısındaki adamın gazetesi yerine kendine odaklanmıştı.

     Ayağa kalktı yanına doğru yol aldı ve o gencin önünde dimdik durdu ve boynuna sarıldı…

                                            Sana içimi dökebilir miyim?

                                                                                                                        28.09.2010

Kendine İyi Bak!

Bir solukta dudaklardan dökülüverir. ‘Kendine iyi bak’
Geri dönüşsüz bir veda yani elvedadır aslında. O cümle birkaç ciltlik kitabı saklar içinde. Söylemek isteyip de söyleyemediklerimizi. Dilimizin uç sınırında durdurduklarımızı… Ayrılıkları ardından sürükler. ‘Bitti’ diyemeyecek kadar cesaretsiz olan insanların kalkanıdır. Evet aslında bu kadar basittir işte. ‘’Kendine iyi bak eşittir bitti.’’ Başı da sonu da budur. Cümlenin sonundaki nokta gibidir aslında. Her şey orada biter. Aynı cümleyi bir daha yazamazsın. Ama aynı noktayı her cümlenin sonuna koyabilirsin. Aslında virgül koyup devam edemeyeceğin ilişkiyi en kısa yoldan bitirirsin. Bazen aynı cümlenin sonuna birden fazla nokta koyarsın. Dönüp dönüp kendine iyi bak dersin her seferinde; sesin biraz daha cılızlaşır her seferinde gücün azaldıkça azalır. Ve bakarsın o sayfada artık tek bir noktaya yer kalmayacak şekilde dolmuştur her yer. Ve bu sefer ağzını açmadan arkanı dönüp gidersin. Kendi sessizliğine gömülürsün. Sessiz öylesine siner ki üstüne; kaybolursun. Hiç alışık değilsindir bu kadar sessiz kalmaya. Oysa ki ‘kendine iyi bak’ demişti, demiştin.
Yaşanılanlar için kimseyi suçlayamazsın. Savaşmadığı için ona kızamazsın. Yenilirsin. Yenildiğin için kendine kızarsın ama suçlayamazsın onu. Ayrılık bir kere olur. Ayrıldıysan ayrılmışsındır, dönüşü yoktur bunun. İşte öylesine kaçınılmaz olur ayrılık duygusu... Kendine iyi bak derler ve başka yollar ararlar. Affedemezsin ama kızamazsın da. Bu dönemeçte bir oradan bir buraya yuvarlanıp durursun; ayağa kalkacak gücünü de yitirirsin. Dönerler elinden tutup kaldırırlar; kendine iyi bak derler ve giderler. İhanet değil midir bu? Oysa ki ne kadar masumane görünüyordu. En büyük ihanettir; gözlerinin içine baka baka, onarılmaz yaralar aldığını bile bile, dalga geçer gibi; kendine iyi bak deyip çekip gitmeleri. Susarsın. Çünkü konuşursan ağlayacağını bilirsin. Gözyaşların içinde boğulacağını… Ve o hala seni ikna etmeye çalışır, başka bir seçeneğinin olmadığını, daha iyisinin olamadığı konusunda. Vicdanını rahatlatmaktan başka nedir ki bu. Kendine iyi bak derler; çünkü bir daha iyi olamayacağını bilirler. Aslında bu sözlerle giderken seni de bin bir parçaya bölmüştür. Bin bir parçanın bin biri de terk etmiştir seni. Aslında giderken seni de senden alıp giderler.
Perde kapanıyordur. O söyleyeceğini söylemiş ve sıra sana gelmiştir. Bütün ezberlediğin replikler bir bir siliniverir. İçin; keşke bunlar yaşanmasaydı, keşke başa dönebilsek ve tekrardan başlayabilsek demek ister. Ama sana oyunu bitirmekten başka bir alternatif sunulmamıştır. Onu asla affetmeyeceğini bile bile ‘kendine iyi bak’ der, gidersin. Perde kapanır. Oyun biter. Ayrılık…

                                                                                                                  aylin
                                                                                                             16.02.2011

Belki De...

   Baktım ki defterim ve kalemim çantamda. Hadi ne duruyorsun Aylin ‘yaz’ dedim.
   Hani derler ya acı yazdırır insana. Eeee?
   Canım acıyor diyemem k? Tamam acımadığını da söyleyemem. Kısacası ben acımla yaşamayı öğrendim, başa çıkıyorum. Daha bir güçlü kılıyor bu beni. Mazoşist tadında kendime göz göre göre acı çektirmekten vazgeçtim. Herkes hayatına devam ederken önüne bakarken ileriye doğru yol alırken ben neden geriye dem vuruyorum? Evet fark ettiğin gibi halen kendime sorular soruyorum. Ama sorularımın cevapları nerde diye koşturmuyorum. Hayatın omuzlarına bir rol daha yükledim. Hayat öğretmen ben öğrenci misali yaşıyoruz. Nasıl olsa bir bilene bıraktım. Elbette yeri ve zamanı gelince tüm sorularım kendiliğinden yanıtıyla kavuşacak. Hayatın her getirdiğine ne boyun eğiyorum ne de cephe alıyorum, duvar örüyorum. Yani dişli öğrenciyi oynuyorum. J
   İnsan üst üste hatalar yapınca bir olayın sonunca karar vermekten kaçınıyor. Yani anlayacağın kararsızım bugünlerde. Ama korkmuyorum elbette bu yaramı da tamir eden bir öğretmen bulunur bana. Haklısın galiba fazla tembelleştim. Her gelene buyur gir içeri demiyorum ama merak etme sen süzgeç misali, seçiciyim.
   İşte öyle yaşıyorum. Yaşamak , yaşamak dedikleri nedir ki? Bir miktar oksijen, birkaç hidrojen, iki üç tane karbon, bir bir buçuk azot değil mi?
   Ee öylesine neyin kavgasını ediyoruz? İnsanlar neden bu kadar küskün yaşama? Onlara zor gelen, hayata küstürten oksijenin karbondan fazla olması mı, azotla hidrojenin eşit olması mı?
   Hiç öyle gülmeyin inanın bu kadar etten püften daha farklı bir sebebi yoktur?
    Ya siz ne dersiniz?

                                                                                                                                  Aylin
                                                                                                                              09.07 2011

Arayış

   İçimden bir ses yaz diyor. Anlat! Ne hissettiğini nasıl olduğunu ancak o zaman anlarsın. Ve ben o içimin derinliklerinden yükselen sese kulak veriyorum.
   Nasıl bir oyuna sürüklüyorum kendimi? Bu sorunun cevabını gerçekten bilmiyorum. Yüreğim acıyor ama adeta tüm kuvvetimle bastırıyorum; acıyı hissetmeyeyim diye. Ne yapıyorum ben? Her şeyin bittiğini kabul mü ediyorum? Yoksa bu zamanlar fırtınadan önceki sessizlik mi? Eğer öyleyse çok sert geçecek yerle bir edecek her şeyi. Benim bildiğim fırtınalar hep kendime zarar veren türden. Yine yığılıp kalacağım toprağın üzerine ve yine üstüme iki kürek toprak atan olmayacak. Ölmeyeceğim… Sürüne sürüne kalkıp yoluma devam edeceğim, ayağımın takılıp kendimi yine yerde bulana kadar yürümeye devam edeceğim. Bu hayat beni yıldırmayacak. İnadına tüm gücümle yaşayacağım. Varlık sahasını terk etmeyeceğim. Ben kendimin kahramanı olacağım. Yalnızlıkları oynayacağım…
   Rüzgar esmeye başladı. Ya fırtına başlayıp toprakla buluşacağım ya da bir kuş misali uçurup rüzgar beni farklı diyarlara sürükleneceğim…
   Kim bilebilir ki toprağa karıştıktan sonra yaşamın durduğunu. İlk insan da topraktan yaratılmadı mı? Belki tekrar başlamak için toprakla bütünleşmek gerekir. Kim bilebilir?

                                                                                                                Aylin
                                                                                                            11.06.2011

Sorular

   Uzun zamandır aynada kendime bakarken ‘beni’ göremiyorum. ‘ne kendimi ne de delice sevdiğim insanın yüzünü görür gibi olmuyorum. Bugün tanımadığım bir kalabalığın arasından geçerken, o kısacık anda kulak misafiri olduğum sohbetlerin içerisinde o hiç tanımadığım birilerinin sesini asla paylaşamayacağım insanın sesiyle özdeştirip kendimi öylece o insanın yüzüne bakarken buldum.
   Bazen onun ismini taşıyan bir tekne geçer denizden. Tekrar tekrar okurum onun ismini, gözden kaybolana kadar. Bazen bu ismi taşıyan apartmanın önünden geçerim ve uzun uzun incelerim. Kendimi kaptırmış gülümserken bulurum. İzlediğim bir filmde ona çok benzeyen birini görürüm, kötü rolde oynadığı halde sempati duymaya başlarım.
   Ben bana ait olmayan, onu arayan bir yaşam sürüyorum. Kendimi nerede unuttuğumu bilmiyorum ya da nerede dondurduğumu. Hayatımı sanki başka birinin hayatı gibi yaşıyorum. Ve buna şaşırıyorum. Ne zamandan beri ben bende değilim. Ben nerdeyim? ‘O’ bende. Peki ben onda mıyım? O kadar çok soru sormaya başladım ki bu dönem, anlayamıyorum. Aslında anlaşılmayacak kadar karmaşık değil. Bilinen tüm gerçeklerin benlik değiştirmesinden kaynaklanıyor apaçık. İşte tüm burada bir soru daha soruyorum. Hangileri gerçekti? Bugünlerde yalan olduğuna inandıklarım mı geçmişte doğru bildiklerim mi?
   Korkuyorum… Korkum; kendime bu sorunun cevabını vermekten…
                                                                                                                      Aylin
                                                                                                                 19.05.2011

Ne yapmak gerek?

Ne yapmak gerek?

Kalmak mı yoksa çekip gitmek mi doğru olur? Çekip gidersem dönüşü olmaz bu gidişin. Zor olsa da tüm yaşanılanları kucaklayıp alıp başımı giderim. Görmem bir daha. Parçalanırım. Parçalandıkça daha da çoğalır içimde sevgim. Deliye döner, divane dolaşırım. Gözlerime emrederim bir daha görmeyeceğimi seni. Ya kalbime? Diyebilir miyim daha sevmeyeceğim onu diye? İçimde yaşatırım. Eritirim kendimi. Belki günün birinde toparlanırım. Yüreğime tekrardan başka birine ait sevgi tohumları serpiştirilir, kim bilir? Peki bunca yaşanmışlığı ne yaparım? Yaşanmışlık sayıp bir kutuya hapsedip bir köşeye mi atarım? Yapabilir miyim? Denemek gerek bazen. Zor olsa da, imkansız olsa da vazgeçmek gerekirse sadece sen istedin diye vazgeçerim senden. Adını dair anmam. Kendimi kandırırım. Bunu daha öncesinde çok defa yaptım. Yine yaparım.

Ya kalsam? Peki sorsam sana ‘hayatının bundan sonraki kısmında varlığımı istiyor musun?’ diye. Ne cevap verirsin. Bunca yaşanılan şeylerden sonra, gelinen bu son noktadan sonra bana kal diyebilecek misin? Cesaretin var mı bu tek kelimeyi dışa vurmaya? Gücün yetecek mi? Beni düşünme sevdiğim ben her şeyi göze aldım. Vereceğin cevap sadece benim izleyeceğim yolu gösterecek bana. Kalsam da gitsem de sen hep içimde olacaksın sevgim halen delice sürecek. Sadece yanında olup olmayacağıma karar vereceksin. Sana yalvarıyorum. Bu sorunun karşısında sadece ‘dürüst’ ol. Beni düşünme, kendini düşünme, başkasını düşünme. Klişe olacak belki ama sadece ‘yüreğinin sesini dinle’.

Her şey sende bitecek. Benim iki tercihin sonuçlarını kaldıracak kadar gücüm var. Şimdi sıra sende. Hangi yolu izleyeceğimi göster bana?

                                                                       Aylin
                                                                  13.05.2011

Fotoğraf

   ‘Fotoğraf nedir?’ diye klişe bir sözle başlamak istedim nedense. Bu soruya tam yanıt vermek mümkün değildir aslında. Hayatımızı kesitler halinde elimize veren şablonlara fotoğraf deriz biz; en azından benim tanımım böyle olur. Hani ağızlarda dolanan çok yaygın bir söz vardır  ‘söz uçar yazı kalır’ diye. Ben bu söze karşı hep kendimi yakın hissetmişimdir. Söylenen sözlerin ömrü kısadır uzatmak için bir kaleme ihtiyaç vardır. Peki koskocaman bir hayata sahibiz. Deli dolu yaşıyoruz. Bu yaşadığımız günlerden hangisini baştan sona hatırlıyoruz. Çok sevdiğim fotoğraf üstadımın bir sözü vardır ‘beyin nankördür’. Aynen öyle beyin nankördür. Benim en mutlu günüm? En çıkmazda kaldığım gün? Hayattan vazgeçmek istediğim gün? İşte ben bunun için yaşıyorum ve yaşamalıyım dediğim gün, saat, dakika hatta saniye? Bu sorulara kaçımız net cevap verebiliyoruz? Belki de bundandır fotoğrafa düşkünlüğümüz… Ha şöyle bir fotoğraf çek, yaaa bi de şöyle olsun, dur dur ben yan bakayım sen öyle çek, ya da ben sana bakmayayım sen çek, doğal olsun. Eminim hepimiz bu sözleri bir fotoğraf makinesine karşı söylemişizdir. Ve böylece beynimizin ihanetine uğramayan anlar elimize sunulmuş oluyor; renkli, parlak parlak paketler içerisinde hayatımız hediye ediliyor bize…
   Objektifime takılan gülüşler, umutlar, kaygılar. Bazen kaybedilen umutlar ölümsüzleşir objektifimde; bazen kaybolan yılların en güzel gülüşleri. İnsanın duygularını, duruşunu bir ‘şipşaktan’ daha hızlı ne değiştirebilir? Hep aynı sahte gülüş mü çerçevelerde yer bulmuş kareler. Hiç fotoğrafa baktığımızda yüreğimizin en ücra köşelerinde de olsa bir sıcaklık hissetmiyor muyuz? Yıllardır biriken sevgiler bir karede tüm insanlığa armağan edilmiyor mu? Flaş insanın gerçek yüzünü hiç mi yansıtmıyor bir fotoğraf karesine. Tüm fotoğraflardakiler bize benzeyen ama biz olamayan kişiler mi? Siz inanabiliyor musunuz böyle bir şeye? Fotoğraf bizdendir, bizim bir kesitimizdir. Bazen kini, nefreti, hırsı bazen de durgunluğu, doğallığı, saflığı paylaşmıyor mu? Bir fotoğraf ne çok anlatıyor bizi…
   İnsanın yaşamı için hava nasıl gerekli ise fotoğrafın can bulabilmesi için de ‘ışık’ gereklidir. Kelime Yunanca ışık anlamına gelen "photos" ve yazı anlamına gelen "graphes" kelimelerinden oluşmaktadır. Yani ışıkla yazmak anlamına gelmektedir. Daha edebi bir tat almak için ‘ışığın çizgisi’ ya da ‘ışığın izi’ de diyebiliriz. Aslında fotoğraf bize görmek ile bakmak arasındaki farkı çok iyi bir şekilde anlatıyor. Her insan bakar ama o bakan insanlardan öyleleri vardır ki görmesini bilir. Bakıp da göremeyenlerin gördüklerini kareler halinde önümüze serpiştirirler. Şöyle bir tarif olabilir mi acaba “bir martı bir çocuk hım yok olmadı sarılan çiftler hım buda çok klasik oldu, o zaman bir yaşlı amca çalışırken çekelim” sanırım işin en zor kısmı bu işte, fotoğrafın zorluğu da burada başlıyor. Hayattın içinde hissettiğimiz duyguları bir dikdörtgen içine sığdırmak. Ama tabi şu da var ki o dikdörtgeni oluştururken biz yalnızdık ve o fotoğrafa bakanlar da fotoğrafı çekerken yanımızda olmadığı halde o duyguyu alabilmeli. Demek ki işin zor kısmı buymuş ama yinede her şeye rağmen zevkli…
   Makinemizi elimize alınca, sanki sihirli bir değnek bize değmiş gibi dünyayı, onda olup biten hayatı keşfetmeye çıkarız. Keşfettiğimiz her anı ise ölümsüzleştirmek en büyük amacımızdır. Ve biz bu amacımızı ancak elimize verilen sihirli değneğimizle gerçekleştirebiliriz, ölümsüzlük iksiri bulunmadıkça.J Aslında fotoğrafı çeken her ne kadar karenin dışında gibi düşünülse de fotoğrafçı da o karenin içindedir. Bazen çekerken bir başkasının gözünde can buluruz. Neden bir fotoğrafa bakıldığında herkes farklı yorumlar yapma gereği duyar? Ya da neden özellikle fotoğrafçının yorumu alınır? İşte tüm mesele burada kopuyor. Fotoğraf burada ikiye bölünüyor. Bir yanda o dikdörtgene aktarılan yaşam diğer tarafta fotoğrafçının o yaşama anlam katması. Fotoğrafçı çektiği her karede biraz da kendini anlatır. Bizden yansıyanların bütünleşmesidir zamanda ölümsüzleşen. Hiçbir söze gerek kalmadan anlatırız; çektiğimiz fotoğraflarla anlatmak istediklerimizi.
   Yani fotoğraf bir dildir. Ben bu dili yedinci sınıfta öğrendim. Aslında şöyle düzeltebiliriz. Bana bu dilin dersleri yedinci sınıfta verilmeye başlandı. Fotoğraf çekmeyi öğretirken aslında bana çok şey öğretildi. Bakmakla görmenin aynı şey olmadığı, deklanşöre basıldığında fotoğraf makinesinde gördüğün her karenin fotoğraf olmadığı, fotoğrafa nasıl hayat verildiği, fotoğrafın ölümsüzleştirilmesi. Ben fotoğraf çekmeyi öğreniyorum derken sözlere dökülmeyen daha büyük bir şey öğrenmişim aslında. ‘Hayatı Yaşamayı’. ‘Yaşam içerisinde yaşamayı öğrenmek'  İşte benim sihirli kutumla ilk merhabalaşmam bundan beş sene öncesine dayanıyor. Hayatı onunla daha bir sever oldum. O gün bugündür ben de ‘ışıksız’ yaşayamaz oldum. Herkesin ışığı daim olsun….
         
                                                                                                                                      Aylin KUTLU
                                                                                                                                          21.06.11

Sarhoşluk

   Elime aldım yine kalemi. Uzun zaman oldu, nakşetmeyeli duygularımı kağıda. Nerede, nasıl başladık, şimdi nerelerdeyiz. ‘’zaman su gibi akıp gidiyor’’ klişe sözler ne anlamlı , ne kadar doğru. Her geçen yıl biraz daha dolduruyor bizi. Bazen aşırı yüklemeler yapıyor. Bazen beden bazen ruh kaldıramıyor düşüp kalıyoruz yaşamımızın ortasında. Yerdeyken elini tutup kaldıracağım insan sana sesleniyorum.
   Kendime defalarca kez kızıyorum. Kalbi ben taşıyorum. Tüm yükü ben çekiyorum. Tüm acıları ben yaşıyorum. Ama orada, orası benden çok sana ait. Adil değil. Ama gerçek. Delice seviyorum. Yasak olduğunu, bana ait olmadığını bile bile. Engel olamıyorum. Bu yaşadıklarımı, yaptıklarımı gururuma sığdıramıyorum da. Ama şu gerçek ‘’aşk’’ denen muzip illet ne gurur tanıyor ne edep. Sana karşı beslediğim duygu aşk olmalı. Yıllarca kapalı kutularda sakladığım…
   Seni sevmek yaşamak gibi bir şey. Senle iken siyahı da beyazı da görüyorum. Hayatımda grilere de yer veriyorum. Dengeli ama tehlikeli…
    Özlemek. Gittiğim her yere seninle gidiyorum. Kalabalık caddede binlerce yüze bakıyorum, belki karşılaşırız diye. Aynı ortamdayken de sürekli gözlerimi sana dikmek. Belki seninde gözlerin üzerimdedir diye. Yaşadığımda, güldüğümde, ağladığımda hep iki kişi olmak. Oturduğum sandalyede iki kişi oturmak, okuduğum kitabı iki kişi olarak okumak. İki kişi olarak uyumak ve yine hayata merhaba derken iki kişi adına demek. Garip belki. Ama iki kişiyim artık. Her attığım adımda kendimi düşünürken bir de bendeki seni düşünmek. Ne kadar zor değil mi? Ne eritir insanı fark etmeden?
   Güzel bir yer keşfetmişimdir. Yapılan sürpriz beni çok mutlu etmiştir. Ama seninle yaşayamadığım için güzel ne tam güzel ben ne tam mutluyum. Aynaya baktığımda yüzümün yarısını görüyorum, gözlerim diğer yarısını arıyor ama yok bulamıyor. Zaman geliyor yaşanılanlar ağırlaştırıyor yüreğimi. Seni içimde korumak için kendimi feda ettiğim zamanlar bir hayli çoğaldı. Duygularım yoğunlaşıyor. Yoğunlaşmanın ardından yağmur kaçınılmaz oluyor. Bazen nisan ayında olduğu gibi kısa, hafif ve ılık. Bazen kışların yaşadığı fırtınalı, vurdumduymaz, geceler boyu süren türden…
    Bu zamanlar beni naifleştirdi. O güçlü, gücüne güç katan ben çoğu zaman düşünür. Bugünlerde öyle hale geldim ki bir çocuğun ağlamasını susturamayacak kadar güçsüz hissediyorum kendimi. Karşı koyamıyorum sana. Gerçi bazı şeyleri yaşamak isterken insan neden karşı koymak ister ki. Fedakarlık. Ama ben bu sefer biraz bencil olmalıyım. Yaşadıklarımdan şikayetçi değilim. Tek bir bedende iki ayrı ruhu yaşatıyorum.
   Hayatım biraz senden ibaret J bazen hayal kurarken fark etmeden senaryoya kaptırıp, giderim kendimi. İnsan bir şeyleri yemeden tadını bilemez ya. Yedikten sonra tadı damağında kalır. İşte öyle duygular hapsindeyim…
   Yürekten inandığım insan. Ben seni hep yanımda görmek istiyorum. Yanımda olmanı istiyorum.bir koca yıl daha bitti. Yenisi kapıda. İyi bakalım ona. Kapının önünden çekilip içeri girmesine fırsat verelim. Büyütelim bizim dediklerimizle. Hamurunu’’biz’’ ile yoğuralım. Bizim olsun bu yıl. Bu yürek seni delice seviyor…

   İki kişilik beyin ile yarım bir insanım ben…

                                                                                                                     Aylin  
                                                                                                               
                                                                                                                 ’28.12.2010’